Adnan AYDIN

Ana Sayfa Hakkımızda Makaleler Linkler Anılar Resimler İletişim

Üye Girişi
 
  Kullanıcı Adı
 
  Şifre
 
 
 
 
Makaleler
 
Sayfa : | [1] | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 |
ZORUNLU EMEKLİ
5434 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunun 40. maddesinde Yaş Hadleri başlığı altında, bu kanuna bağlı olarak çalışan kamu personelinin (genel adı ile memurların) zorunlu olarak emekliye ayrılacakları yaş hadleri gösterilmiştir.
Bu maddeye göre örneğin, polis memurları 52 yaşını, emniyet müdürleri 60 yaşını, postacılar ve yarbaylar 55 yaşını doldurunca zorunlu olarak emekliye ayrılırlar. Yine aynı kanun ve bazı meslekler için çıkarılmış özel kanunlarda emeklilik için yaş haddi genel olarak 65 tir.
Kamu çalışanları için böyle bir sınır koyulmasının gerekçesine bakıldığında özet olarak şunu görüyoruz;
Bazı kamu hizmetleri için, o hizmeti yürütecek kişinin ruhen ve bedenen belli bir çizginin üzerinde olması gerekmektedir. Örneğin tapuda çalışan bir hizmetlinin, adliyede çalışan bir kâtibin bir hâkimin, nüfus müdürlüğündeki bir memurun bu hizmetleri görebilmesi için belli bir fiziki enerjiye, anlama ve algılama yeteneğine sahip olması gerekmektedir. Kanun koyucu altmışbeş yaşın dolması ile insanlardaki bu yeteneklerin artık o hizmeti göremeyecek derecede azaldığını kabul etmiş ve bu yaşı dolduranlar için zorunlu emekliliği öngörmüştür.
Yukarıda örneklerini verdiğimiz, biraz daha özellik arzeden bazı meslekler için bu yaş haddi daha aşağıya çekilmiştir. Örneğin 52 yaşını dolduran bir polis memuruna devlet, “Sen artık polislik mesleğinin gerektirdiği fiziksel ve ruhsal ölçüleri kaybettin, masa başında oturup evrak dahi yazamazsın. Seni zorunlu olarak emekli ediyorum.” diyor.
Buraya kadar yazılanları kendi mantığı içinde doğru ve haklı görmek mümkündür elbette.
Benim anlamakta zorlandığım husus bundan sonra başlıyor.
Yaşı nedeni ile kamunun herhangi bir alanında, sıradan sayılacak bazı görevleri yapmak için yetersiz bulunan bir insan, siyaset alanına girerse ne olur?
“Kardeşim sen yaşın geçtiği için nüfusta memurluk yapamazsın ama devlet yönetebilirsin. Yaşın geçtiği için başkomiserlik yapamazsın ama içişleri bakanı olabilirsin.” Örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz.
Yani devlet yönetmek, herhangi bir devlet dairesinde memur olmaktan daha mı önemsizdir?
Altmışbeş yaşını doldurmuş isen memurluk yapamazsınız ama yetmişbeş yaşında Cumhurbaşkanı, seksen yaşında Başbakan olabilirsiniz.
Ekleme Tarihi : 2010-01-07

VENÜS HEYKELİ
Yıllar önce bir kitap okumuştum. Aradan geçen uzun yıllar kitapta anlatılan birçok ayrıntıyı hafızamdan silip götürdü. Ancak kitabın bir bölümü vardı ki, hem belleğimde derin biz iz bıraktığı için hem de günlük yaşantımızda sık sık o bölümü hatırlatan olay ve davranışlarla karşılaştığım için unutmam mümkün olmamıştır.
Kitabın konusu ve yazarı üzerine bugünün internet ortamında birçok yazı ve yorum bulmak çok kolay olabilir, ama ben aklımda kalanların büyüsü bozulmasın, kitapta anlatılanlardan aldığım ders etkisini kaybetmesin diye bu konuda bir araştırmayı hep erteliyorum.
Kitapta bundan altı bin yıl önce, bugünkü Batı Trakya’nın iç kesimlerinde yaşamış bir küçük şehir ve halkı anlatılmaktadır. Bu halkın çok zeki olduğu tartışmasızdır. Fakat bu zekâyı kullanım yerleri ve biçimleri çoğu kez çarpıcı ve komiktir. Kitapta halkın bu yönü anlatılmaktadır.
Bu halkın yaşadığı küçük şehir, büyük yerleşim merkezlerinden uzakta, kendi halinde bir şehirdir.
Bir gün bu şehir halkının eline çok güzel bir Venüs Heykeli geçer. Halk toplanır ve uzun uzun bu heykeli ne yapacaklarını düşünürler. Sonunda şehrin girişine yüksek bir kaide yapıp, heykeli bu kaidenin üzerine yerleştirmeye, böylece heykelin çok uzaklardan görünmesini sağlayarak, dikkatleri şehirlerine çekmeye karar verirler.
Tüm şehir halkı elbirliği ile bütün olanaklarını seferber ederek, uzunca bir uğraşıdan sonra, kararlaştırdıkları gibi çok yüksek, sütun biçiminde bir kaide yaparlar. Venüs Heykelini bu kaidenin üzerine yerleştirirler.
Fakat heykelin altındaki kaideyi o kadar yüksek yapmışlardır ki, yerden bakıldığı zaman kaidenin üzerinde bulunan şeyin tam olarak ne olduğunun anlaşılmadığını görürler.
Hikâyeyi devam ettirdiğimizde varacağımız yeri tahmin edersiniz. Elimizdeki değerleri bazen, onların çok değerli olduğunu herkese göstermek için öyle yüksek bir yere koyarız ki, bir süre sonra biz bile onun gerçek niteliklerini unuturuz. Ona değer katan ayrıntıları uzaklık nedeni ile seçemez oluruz. Yine onun değerini görüp anlamasını istediğimiz kişiler de bu uzaklık nedeni ile gerçekleri görmekte zorlanırlar.
Yukarıda anlatmaya çalıştığım hikâyede olduğu gibi o heykeli o kaidenin üstüne yerleştiren kişiler bu dünyadan göçüp gittikten sonra, geriden gelenler kaidenin üstündekinin ne olduğu konusunda tartışmaya başlarlar. İlgili herkes kendi beklenti ve hedeflerini de katarak kaidenin üstündeki şeyi tanımlamaya çalışır.
Hikâyeye konu olan halk altı bin yıl önce yaşamış. Bu gün altı bin yıl sonra yaşadığımız dünyaya, yaşadığımız topluma bu gözle bir bakalım. Ne kadar çok tepesi görünmeyen kaidemiz var. Üzerlerinde ne olduğunu kimse tam olarak bilmiyor. Ama bazen doğal etkiler bazen bir kaza sonucu kaide kırılıp üzerindeki şey yere düşünce görüyoruzki anlatılanlara veya düşündüklerimize hiç benzemiyor.
Kişileri, inançları, düşünceleri, makamları tabulaştırmadan, yaşamın gerçekleri ile bağdaştırarak yorumlamak, sorunların çözümünde büyük kolaylıklar sağlayabilir.

Ekleme Tarihi : 2010-01-07

VAZGEÇEBİLECEĞİMİZ TARAFLAR
Son günlerde Sabah Gazetesi’nin “Hangi Tarafımızdan Vazgeçelim” sloganı ile sunulan reklamını izliyoruz.
Bu ülkenin vatandaşı olan insanların çok büyük bir kısmının vazgeçemeyeceği bazı değerler ve kavramlar seçilip, hiçbirisinden vazgeçilemeyeceği mesajı ile izleyiciye sunuluyor. Ürünün satışını artırır ise başarılı bir reklam olarak arşivde yerini alacaktır.
Bu soru kişisel olarak bana sorulsa nasıl yanıt verebilirim diye düşündüğümde, yanıtın reklam içine konulmadığını görüyorum. Yanıt reklamın dışından geliyor aklıma.
Evet, hangi tarafımızdan vazgeçelim?
Örneğin;
İkiyüzlü tarafımızdan vazgeçelim.
Yalan söyleyen tarafımızdan vazgeçelim.
Yanlışı yanlışla doğrultmaya çalışan tarafımızdan vazgeçelim.
Başkalarının hakkına saygı göstermeyen tarafımızdan vazgeçelim.
Kişisel çıkarlarımız için kamu yetkilerini kötüye kullanan tarafımızdan vazgeçelim.
Yine kişisel çıkarlarımız için din ticareti yapan tarafımızdan vazgeçelim.
Vatan millet deyip vergi kaçıran tarafımızdan vazgeçelim.
Şehit kanı alıp satan tarafımızdan vazgeçelim.
Çağdışı yüzümüzü Atatürk maskesi arkasına saklayan tarafımızdan vazgeçelim.
Hırsızlığı yapan en yakınımız da olsa, onu koruyan tarafımızdan vazgeçelim.
Çoluk çocuğumuzun servetlerinin açıklanamayan kaynağını saklayan tarafımızdan vazgeçelim.
Hırsızın, namussuzun, dolandırıcının, sağcısı – solcusu, dindarı – dinsizi, gericisi – ilericisi, zengini – fakiri olmayacağını bilmeyen tarafımızdan vazgeçelim.
Bizden ise iyidir, karşıdan ise kötüdür diyen ve olaylara at gözlüğü ile bakan tarafımızdan vazgeçelim.
...................
Bunlar bir çırpıda aklıma gelen vazgeçilebilecek konular. Biraz düşündükçe o kadar çok vazgeçilebilecek tarafımız ortaya çıkıyor ki, sütunlar yetmez.
İnsanların varolduğu ve birlikte yaşamaya başladığı binlerce yıl öncesinden beri, tarihin her çağında, dünyanın her yerinde ve her toplumda bazı temel kavramlar hep varolmuştur.
Bunlar bazen ahlak kuralları, bazen din kuralları, bazen hukuk kuralları olarak toplum yaşamını düzenlemek için ortaya çıkmıştır. Hepsinde de amaç aynıdır.
Ne yazık ki binlerce yıldır varolan bu kavramları sanki bugün keşfetmiş gibi gündeme getirip, üzerinde bitmeyen tartışmalar yapılıyor.
Herkesin kırmızı ışıkta geçtiği bir kavşakta, kırmızı ışıkta duran birisini yadırgar ve aşağılar bir hale geldik.
Okumayan, araştırmayan, düşünmeyen bir kitle, hangi tarafından vazgeçerse geçsin farketmez. O hayatından vazgeçmiş zaten.
Ekleme Tarihi : 2010-01-07

UMUDUMUZ OBAMA
Amerika Birleşik Devletleri’nde seçilen yeni başkan görkemli bir törenle yemin ederek görevi devraldı.
Hangi görevi devraldı, Barak Hüseyin Obama? ABD’yi yönetme ve Amerikalıların tüm dünyada çıkarlarının korunması görevini. Başkanın yaptığı yeminin tam metninde neler yazılı dersiniz?
Başkan Obama, Guantanamo’da yıllardır süren garip yargılamanın ve işkencenin 120 gün süre ile durdurulması emrini vermiş. Demek ki orada başkan mahkemeye emir verebiliyor. Koskoca ABD bile yargı bağımsızlığını tam sağlayamamış baksanıza.
Ayrıca Başkan Obama ilk olarak telefonla Filistin Devlet Başkanını aramış. Başkanın ilk günde yaptığı bu iki davranış müslüman ülkelerde büyük sempati oluşturmuş.
Bir de şöyle düşünelim;
ABD’nin ekonomik çıkarları ile müslüman ülkelerin ekonomik çıkarlarının paralellik göstermesi mümkün müdür? Tabi ülke çıkarı deyince, o ülkedeki halk kitlesi ile büyük sermaye kuruluşlarını karıştırmamak gerekiyor.
Uluslar arası faaliyet gösteren dev şirketler ile onların faaliyet alanlarındaki ülkelerin kendince büyük şirketleri arasındaki çıkar ortaklığı değil kastımız.
Örneğin ABD’li büyük bir petrol şirketi veya savaş uçağı üreten bir büyük ABD şirketi ile bir müslüman ülke halkının çıkarları çatıştığı zaman, sempatik Başkan Obama hangisini tercih edecektir?
Kendi ülkesinin varlığı ve halkının çıkarları için yaşaması zorunlu olan dev şirketlerin çıkarlarını, bunların sömürdüğü ülke halklarının çıkarları ile nasıl dengeleyecek yeni başkan.
ABD’nin dünya üzerindeki ve özellikle topraklarında petrol bulunan müslüman ülkeler üzerindeki politikası bellidir. Bu ülkelerin yönetimini ne şekilde olursa olsun kendi güdümünde tutmak istemektedir.
Bunu siyasi ve ekonomik manevralarla yapamaz ise askeri müdahale ile yapmaktadır.
Önceki başkanın özellikle müslüman ülkelere karşı izlediği askeri öncelikli politikalar, bu ülkelerdeki ABD karşıtı söylem ve tepkileri oldukça artırdı. Yeni başkan önce söz ve davranışları ile bu tansiyonu düşürecektir. Arkasından birkaç küçük manevra ile ABD karşıtı hareketleri yumşatıp onlarla diyalog ortamını oluşturmaya çalışacaktır. Bundan sonra o ülkelerin zaten kuklalaşmış yönetimleri ile yeni anlaşmalar ve birlikte hareket politikaları oluşturulacaktır.
Sonuçta ABD’nin uluslar arası politikası ve çıkarları korunup sürdürülecektir.
Hani eski zamanlarda (!) bir suç şüphesi ile karakola düşen zanlıyı konuşturup, ağzından laf almak için polisler iyi – kötü oyununu oynarlardı. Birisi şüpheliye sert ve kaba davranıp gözünü korkuturken, iyi rolünü oynayan, daha yumuşak ve şefkatli görünüp şüpheliyi çözmeye çalışırdı. Her iki durumda da sonuç şüphelinin aleyhine olurdu.
Önceki başkan özellikle müslüman ülkelere karşı kötü polisi oynadı. Barak Obama iyi polisi oynuyor.
Önceki zorla ırza geçiyordu. Yenisi korkarımki sempati ile yatağa atacak.
Ekleme Tarihi : 2010-01-07

SUÇ VE CEZA
Birkaç gün önce bu gazetede bir köşe yazarı “Savcılarımız, hâkimlerimiz, caydırıcı cezalar nerede?” başlıklı bir yazı yazmıştı. Yazar, son günlerde televizyonlarda yer alan (bir kadının polis yeleği giymiş kişiler tarafından saçından sürüklenerek götürülmesi) haber üzerine bu yazayı yazmış, yazının bir yerinde de bu tip suçlulara en ağır cezaların verilmesi gerektiği görüşünü belirtmişti.
Yazıda yer alan bazı görüşler değişik açılardan değerlendirilebilir. Ancak ben bu yazıda işin ceza boyutuna kısaca değinmeye çalışacağım.
Halk arasında genel bir inanış vardır. Suçlulara verilen cezalar ne kadar ağır olursa, suç işleme oranı o kadar azalır. Bu görüş yanlış bir görüştür. Hukuk çevrelerinde bu görüşün yanlışlığı uzmanlarınca birçok kez kanıtlanmıştır. Cezanın etki ve amacı üzerine yapılan araştırmalar hep aynı kapıya çıkmaktadır. Tek başına ceza, suç işleme kararında olan insanı bu kararından caydırmamaktadır.
Çok basit bir örnek olarak şunu söyleyebilirim. Dünya üzerinde bazı ülkelerde, bazı suçlar için çok ağır cezalar vardır. Hatta şehir meydanlarında vinçlerle infaz edilen idam cezalarının fotoğraf ve görüntülerini izlemişizdir hepimiz. Bu görüntüler o ülkelerde sık sık tekrarlanır. Yine elektrikli sandalyede ölüm cezalarının infazları gösterilir.
Peki, bu ülkelerde neden hâlâ benzer suçlar işlenir? İşlediği suçun cezasının ölüm olduğunu bile bile insanlar neden bu suçları işlemeye devam ederler? Bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde ceza miktarları diğer ülkelere ve bize göre çok azdır. Ama o ülkelerdeki suç oranları da çok azdır. Sorunun çözümü cezanın miktarında değil demek ki.
Suç işlemeye niyetli bir kişiyi bu kararından caydıracak veya suç işleyip cezasını çeken bir kişiyi, bir daha suç işlemekten alıkoyacak etkenleri başka alanlarda aramak gerekiyor.
Ciddi bir suç nedeniyle cezaevine konulan bir kişi dışarı çıktığında toplumun bir kesimi tarafından “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye karşılanıyorsa, yüz kızartıcı bir suç iddiası ile tutuklanan bir kişi tahliye edildiğinde bir kısım medya organlarınca kahraman gibi karşılanıp ekran ekran dolaştırılıyorsa, kanun dışı eylemler kahramanlık dizisi haline getiriliyorsa, “Haber” denilince hep cinayet, vurgun, soygun, kan, silah ve ahlaksızlıklar ön plana çıkarılıyorsa... tek başına “Ceza” ne yapsın?
Caydırıcılık için cezanın miktarıdan çok kaçınılmazlığı etkilidir. Örneğin bir günde kırmızı ışık ihlali yapan sürücü sayısı ortalama ne kadardır? Yüzlerce değil mi? Peki, bunlardan kaç tanesine ceza uygulanır? Ancak birkaç tanesine. Kırmızı ışık ihlali yapan sürücülerin en az yüzde seksenine, doksanına ceza uygulandığını düşünelim. Bu kadar ışık ihlali mümkün olur mu?
Bir söz vardır. Taşı delen suyun şiddeti değil, damlaların sürekliliğidir.
Ekleme Tarihi : 2010-01-07

Sayfa : | [1] | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 |
Makaleler
ZORUNLU EMEKLİ
   
VENÜS HEYKELİ
   
VAZGEÇEBİLECEĞİMİZ TARAFLAR
   
UMUDUMUZ OBAMA
   
SUÇ VE CEZA
   
SUÇ VE CEZA
   
SİYASETİN ALETLERİ
   
SİYASET ZOR İŞ
   
SİYAH ARABALAR
   
SERBEST TİCARET
   
Tüm Makaleler
 
 
Untitled Document
Ana Sayfa | Hakkımızda | Makaleler | Müvekkil Giriş | Linkler | Anılar | İletişim
  Designed By Turcasoft